Mustafa Balbal: Ahlât Selçuklu Mezarlığı söylemi ütopik bir söylemdir - Nerina Azad Tarafsız ve güvenilir Kurd ve Kurdistan haberleri - Peşmerge, Barzani
Mustafa BalbalSon Makaleler

Ahlât Selçuklu Mezarlığı söylemi ütopik bir söylemdir

Özet olarak; Ahlât meydanlık mezarlığının bir Selçuklu Mezarlığı olmadığının en büyük ispatı Selçuklunun kendisidir. Çünkü Selçuklunun başkenti olan Konya’daki mezar taşlarının Ahlât mezar taşlarıyla ortak bir benzerlik taşıdığına dair bilimsel bir kanıt bulunmamaktadır.
Ahlât Selçuklu Mezarlığı söylemi ütopik bir söylemdir
Makaleyi Paylaş

Ahlât, günümüzde Bitlis vilayetine bağlı ilçe statüsünde olup, her yönüyle cazip bir yerleşim birimidir. Bu yerleşim yeri, eski tarihlerden beri jeo-stratejik öneme sahip coğrafik kordinatlarda kurulduğu görülmektedir. Vangölü’nün batı sahiline kurulu olan Ahlât şehrinin coğrafik alanı Süphan dağının eteklerine kadar uzanır. Coğrafik bitişiklikten ötürü, Kürd’ler eski tarihlerden günümüze değin, Süphan dağını Xelat (Ahlât) ismiyle anarak “Çiya’ye Sipan’e Xelat’e” (Ahlât’ın Süphan dağı) demişlerdir. Öte yandan, Siyabend-u Xece (Siyabend ile Hace) isimli Kürd mitolojik aşk öyküsünün her dizesinde bu dağın ismi “Sipan’e Xelat’e” olarak geçer. Söz konusu mitolojinin bir dizesinde ise, dağın ismi ağıtta şu şekilde geçerek; “sere çiya’ye Sipan’e Xelat’e, bı mıj u bı duman’e” (Ahlat’ın dağı olan Suphan’ın başı sisli ve dumanlıdır) günümüze kadar ulaşmıştır. Süphan dağının güneyi ile Vangölü’nün batı kıyısına konumlanan Ahlât şehri, tarihten beri birçok akının bu stratejik noktadan geçişine genelde olanak sunmamıştır. Bu bakımdan, Ahlât, tarihte birçok egemenliklerin çekim merkezi haline gelmiştir. Ahlât, Urartular başta olmak üzere, Bizanslılar, Emeviler, Abbasiler, Mervaniler, Akkoyunlular, Karakoyunlular, Selçuklular, Osmanlılar ile Kürd mirliklerinin egemenlik alanları merkezinde yer almıştır. Bu süreçlerde yönetim her nekadar başka egemenliklere ait olsa da, meskûn halk genelde Kürd’lerden müteşekkil olmuştur. Bu bakımdan, yörenin öteden beri birçok açıdan kimliklenmesi, Kürd kültürünün etkisiyle biçim almıştır. Dolayısıyla bu yerleşim biriminin ismi birçok kaynakta farklı şekilde anılsa da, Kürd’ler eski tarihlerden beri Ahlât’a “Xelat” demişlerdir. “Xelat” ise, Kürdçe’de “Armağan” anlamına gelmektedir. Bu şehri, hangi tarihte ve kimin kime ne amaçla armağan ettiğine dair herhangi bir belge ve rivayete ulaşamadım. Bizanslılar buraya “Khalt” derken, Ermeni kaynaklarda “Hlat” olarak geçer, Süryaniler “Kelath” derken, Araplar “Xlt” (hlt) olarak telaffuz etmiştir. (1) Diğer yandan, Ahlât mezar taşlarının kitabe transkriptlerinden anlaşıldığı üzere, Ğalat olarak geçmektedir. “Xelat” sözcüğü değişik kaynaklarda, zamanla kısmen aşınmış ise de, hemen hemen birbirine benzer şekilde telaffuz edildiği görülmektedir. Dolayısıyla Ahlât’ın menşei, etimolojik olarak Kürd’çe bir kelime olan Xelat kökünden geldiği söylenebilir. Ancak, İranlılar ve Türkler 11. yy.’dan itibaren “Ahlât” olarak telaffuz etmişlerdir.

Antik Yunan (Helen) filozofu ve aynı zamanda askeri deha olan Ksenophon M.Ö. 400 yıllarında ele aldığı “Anabasis” isimli düz yazı formatındaki ünlü yapıtında, Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasında geçtiği her bölgenin etnik ve kültürel dokusunu kendi perspektifince açık bir şekilde tarihe not düşmüştür. Ünlü komutan Ksenophon’un ordusu Akdeniz’e paralel yol alarak, nerdeyse Anadolu ve Mezopotamya’yı baştanbaşa kat ettikten sonra, Yunan (Helen) şehri olan Trapezos (Trabzona)’a varmak üzere kuzeye yönelir. Vangölü’nün hemen batısından Karadeniz’e doğru yol alırken Ahlât’ın da yer aldığı bölgede Karduk’lar (Kürd’ler) tarafından saldırılara maruz kaldığını belirtir(2). Bu yapıttan da anlaşıldığı üzere, Ksenophon’un ordusu çizilen rotada yol alırken, devasa ordusunu zorlayacak ölçüde Kürd’lerin o bölgede yoğun şekilde meskûn olduğu açık şekilde görülmektedir. Dolayısıyla Ahlât, tarih boyunca değişik uygarlık ve akınlara uğramış olsa da, Kürd’ler o bölgenin nüfuz ve nüfus ölçüsünde temel öge olmuştur. Dolayısıyla, bölgenin folklorik dokusunu oluşturan ananeler, mutfak, inançlar, oyunlar, müzik, halk hekimliği ve mimari gibi birçok Kültürel değerler tamamıyla Kürd-Zerdüşt kültüründen oluşurken, Selçuklu Türk-Şaman kültürünü çağrıştıracak herhangi bir emareye rastlamak mümkün değil. Çünkü yönetim, Selçukluların atadığı Kürd beylik ve hanedanlarca sürdürüldüğü için, Selçuklunun varlığı kağıt üzerinde kaldığından, yörenin meskûnu olan Kürd’lerin kültürünü olumsuz yönden etkileyememiştir. Dönemin Arap kronikçileri ile Bizanslı yazar Plâtoncu filozof Michael Psellos; Selçuklu ordusuna 10 bin askerle destek veren Kürd Mervanilerin dışında yörenin Kürd ahalisi de gönüllü savaşçı olarak Selçuklu ordusuna katılmasıyla Selçuklu ordusu adeta Kürd ordusu gibi göründüğünden, Selçuklu Sultanı’nı Kürd’lerin sultanı olarak tanımlarken, yörenin Kürd’lerden müteşekkil olduğu gerçeğini de bir kez daha gözler önüne sermektedir(3). Dolayısıyla, yöre insanının neredeyse tamamı Kürd iken ve üstelik yönetim Kürd hanedanlarca sürdürülürken, nasıl oluyor da oradaki kabristanlar Selçuklulara ait oluyor. Bu anlaşılır bir durum değil. Bu tür temelsiz iddiaları öne sürmeye çalışanların, kendi gözlerine ışık tuttuklarına dair tarih bize yığınca delili artısıyla sunmaktadır.

Konunun ana temasına dönersek; bölgenin kültürel dokusunun bir halkası olan “Ahlât meydan mezarlığının” isim ve menşei, bilimsel verilerden yoksun Türk tarih tezlerince tahrifata uğratılarak buraya Selçuklu Mezarlığı denilmeye çalışılmaktadır. Özellikle 27 Mayıs ve akabinde 12 Eylül askeri cuntalarından itibaren bölgenin menşeiyle oynanılacak politikalar devreye sokuldu. Örneğin Ahlât meydan mezarlığına Selçuklu Mezarlığı denilmeye başlanırken, Ahlât’ın hemen kuzeyine düşen Zilan bölgesine Afganistan’dan getirtilen Kırgız’ların yerleştirildiği bölgenin ismi “Ulupamir” olarak değiştirildi. Buna müteakiben, “Han otağı kültür evi” faaliyetleri çerçevesinde milliyetçi politikalar devreye sokularak Ahlât’ı merkeze alıp, bölgenin orjin dokusuna müdahale etme mantalitesi yürütülmektedir. Bilakis, bilimsel veriler bölge dokusunun tahrifata uğratılmasına müsaade etmeyecek şekilde zengin emarelerle doludur. Edinilen bilgi itibariyle, Selçuklu mezarlığı diye önü sürülen Ahlât meydan mezarlığıyla ilgili yapılan arkeolojik ve sanat tarihi çalışmalarında, Selçuklulara ait herhangi bir kalıntı ve emareye rastlanmadığı görülmektedir. Örneğin, şu lahid Selçuklunun şu Sultan’ına ait, yâda şu mezar Selçuklu’nun şu şahsiyetine aittir gibi herhangi bir veri bulunmamaktadır. Ama Kürd şahsiyetlerinden birçoğunun vasfı, ismi, etnisitesi ve ölüm tarihleri açıkça mezar taşları kitabelerinde yer almaktadır. Türk tarih tezinin, ikiyüz yıllık Selçuklu döneminden yaklaşık 460 yıl öncesi ve yaklaşık 650 yıl sonrası olan 1110 yıllık mezarların ait olduğu egemenlik dönemlerinin hiçbirine atıfta bulunmaması, tarih etiğiyle örtüşmemektedir. Tüm bu temelsiz iddialara karşın, uzun yıllar Ahlât mezarlığıyla ilgili beş yıllık kapsamlı bilimsel çalışmaları olan Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümü hocalarından Prof. Dr. Beyhan Karamağaralı’nın 1992 yılı Kültür Bakanlığı basımı olan “Ahlât Mezar Taşları” isimli kitabının hiçbir yerinde bu mezarlığa Selçuklu mezarlığı denmemiştir. Bilakis, çalışmanın başından sonuna dek, bu mezarlığa Meydanlık mezarlığı demiştir. Dolayısıyla, beş yılını Ahlât mezar taşlarını araştırmakla geçiren bir Türk akademisyenin böyle bir tanımlamadan kaçındığı görünürken, bu işle hiçbir ilintisi ve araştırması bulunmayan birilerinin bu Meydanlık mezarlığına Selçuklu mezarlığı demeleri anlaşılır bir durum değildir. Öte yandan, Ankara’da sürekli görüştüğüm birkaç Arkeolog ve sanat tarihi hocalarıyla zaman zaman yaptığım görüşmelerde kendileri de Prof. Dr. Beyhan Karamağaralı hocanın görüşü istikametinde hatta daha da ilerisinde bilimsel görüşler ileri sürdüler. Şu önemli konuya değinmeden geçemeyeceğim; bu güne değin, herhangi bir akademisyenin yaptığı/yapacağı akademik çalışmalarda, Ahlât meydanlık mezarlığıyla ilgili, Türk tarih tezinin tersine bir görüş beyan etmesi durumunda, akademik hayatlarının yerle-yeksan olacağını bildiklerinden ötürü, olayın gerçek yönünü anlatmaya cesaret edememektedirler. Hal böyle olunca da, tarihi reel bilgiler istenmeden de olsa ne yazık ki hasıraltı edilmektedir. Edinilen bilgi itibariyle, Selçukluların bölgede kâğıt üzerindeki varlığı dışında, kayda değer herhangi bir kalıntılarının bulunmadığı, bunun tersi savlar ise, bilim etiğiyle bağdaşmayan tezler olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü Selçuklular 1071 yılında Malazgirt’e girdikten 28 yıl sonra 1099 tarihinde Mervani Kürd hükümdarlığına son verdikten hemen sonra, Ahlât’a Ermenşah (Şah-i Ermen) veya Ahlatşah olarak “Sekman El Kurdi El Kutbi” (Temelsiz Türk tezlerinde Türk kökenli Sökmenoğulları olarak geçer) adında bir Kürd beyini atadıktan sonra ordusuyla Azerbeycan’a hareket eder. Bu soylu Kürd hanedanın soyundan gelenler, Ermenşahlar olarak Ahlât’ta kalmaya devam ederler. Konunun anlaşılması için, Ahlat’a atanan Kürd hanedanların neden “Ermenşah” sıfatı aldığı konusuna kısaca da olsa değinmekte fayda var. 10.yy’ın ortalarına doğru Ermeni anayurdu olan Hayastan (Ermen yurdu) toprakları, lider Ruben’in Bizanslılarla vardığı bir anlaşma sonucu topraklarını Bizanslılarla takas edince, Ermen’lerin neredeyse çoğu Kilikya (Antakya) topraklarına göç etmişlerdir.(4) Kitlesel Ermen göçünden sonra, Vangölü havzasında neredeyse Ermen’ler hiç kalmamasına rağmen, yine de o bölgeye Ermen bölgesi denildiği için, Kürd hanedanlar bu sıfatı almışlardır. Ermen’lerin, asırlar sonra Kilikya’dan tekrar Hayastan topraklarına dönüşlerine şimdilik değinmeden geçeceğim.

Konya Ereğli’li Osmanlının âlim, mutasavvıf ve tarihçisi müneccimbaşı Ahmed Bin Lütfüllah, Mekke’de Arapça olarak kaleme aldığı “Camiü’d Düvel” isimli eserinde, günümüz Türk tarihçilerinin tezini çürütecek şekilde “Sökmenoğullarının” Kürd olduğunu, isminin ise “Sekman El Kurdi El Kutbi” olduğunu bildirmektedir. Bu soylu Kürd hanedanlığı, hükümdarlığını 1185 yılına kadar sürdürdüğünü söyler (5). Tarihçi Müneccimbaşı Ahmed Bin Lütfullah’ın bu konudaki çalışmasını destekleyecek türde çalışmaları olan Amerikalı tarihçi ve coğrafyacı Rowan Üniversitesinde Profesör olan Robert H. Hewsen “A Historical” isimli tarih atlasında, Ermenşahlar’ı “Kürd hanedanı” olarak belirtmektedir (6). Dolayısıyla Ahlât ve çevresi Selçuklu’ya bağlı kalmış ise de, Kürd Kültür dokusunda deformasyon yaşanmamıştır. Dolayısıyla Selçuklu Mezarlığı olarak öne sürülen mezarlığın biçim özellikleri Selçuklulardan yaklaşık 450 yıl öncesi ile 650 yıl sonrasına ait mezarlarda işlenen geometrik, motif ve işleme sanatı bakımından tamamen benzerlik arzetmektedir. Bunlardan bir tanesi, İslam halifesi Ömer döneminde 646 tarihinde Malazgirt ve Ahlât bölgesine yapılan İslami akınlar sırasında ölen birçok Arap askerden biri olan ve Bıdri Arap aşiretine mensup Abdurahman-Bin-Af’ın mezarı olup kitabesi tamamen okunabilir durumda olan bir mezardır. Mezarın ustası ise; Esed Bin Havend-Miran’(Bitlis Mir’lerinden) el-Xelati’dir. Öte yandan, binlerce mezar taşı tabiat koşullarından ötürü tamamen aşındığından, parçalandığından, yâda toprağa gömüldüğünden dolayı okunamamaktadır. Birçok mezar taşı ise, Kanuni Sultan Süleyman döneminde sökülerek Vangölü sahilinde yaptırıılan kalenin duvarlarında kullanılarak reel tarihin tahrifata uğratılmasına neden olan başka bir örneği teşkil etmektedir. Okunabilen diğer mezar taşlarından anlaşıldığı kadarıyla, asırlar boyu Bitlis mirliğini sürdürmüş olan Şerefhan’ların mensup olduğu Rozki aşeret bireylerine ait sayısızca mezar bulunmaktadır. 1597 tarihinde yazılan “Şerefname” yapıtında Rozki aşiretinin ismi sıkça geçmektedir.(7) Bu mezarlardan 1378 tarihli olanı; Emir Süleyman Bin Şeyh Emin Bin Emir Bahau’d- Din el-Rozki’nin mezarı, Selçuklu döneminden yaklaşık 79 yıl sonrasına ait olup, mezar ustası ise, “Üstad Büus Şemsık ed-Darrabi el-Xelati’dir. Bu mezar taşı ustasının yaptığı diğer bir mezar ise; Bitlis Emirlerinden Şerefhanların soyundan geldiği anlaşılan Rozki’li Emir Bahaddin oğlu Şeyh Emin oğlu Emir Süleyman’ın 1312 tarihli mezarıdır. (8)  Mensubu olduğu aşiretin ismiyle anılan başka bir mezarın baş şahidesinde ise; mezar no: E-15, pafta no: 4115, tarih 1343, Mukri Mabuk’un kızı Hacı Hatun’a ait olarak geçmektedir.(9) Bir başka mezar kitabesinde ise, şahısın etnik kimliği Ekrad (Kürd) olarak belirtilip, pafta numarası K1-11, mezar numarası: 3036(S.M.44) ile ölüm tarihi 1312 olarak belirtilen şahıs, Zeynu’d-Din Kürd Eminin olarak geçmektedir.(10) Mezar sahipleri ile mezar taşı ustalarının isimleri, memleketleri, mensubu oldukları etnisite, aile ve aşiretleri olan Mukri, Şemsık (Şemsık-i) Rozki gibi birçok Kürd aşiret ve bölge isimleri zikredilmektedir. Örneğin, yine bir mezar taşında, Mala Cürdi (Cürdi’nin familyasından) şeklinde yazıldığı görülmektedir.

Bitlis Mirleri olan Şerefhanlar’ın mensup olduğu Rozki aşireti isminin kelime kökü olan “Roz” Kürdçe’de güneş anlamına geldiği için, Emevi ve Abbasi dönemlerinde Arapça’da güneş anlamına gelen “Şems” ismiyle anılmıştır. Dolayısıyla Şemsık aşireti Rozki aşiretinin ismi değişmiş bir parçasıdır. Bu aşiretlerin ismi mezar baş şahidelerinde sıkça geçmektedir. Diğer yandan, birçok mezar baş şahidelerinde Ekrad (Kürd) kelmesi geçmesine rağmen bugüne değin yapılan bilimsel çalışmaların birçoğunda bu “Kürd” kelimesi yer almamaktadır. Özet olarak; Ahlât meydanlık mezarlığının bir Selçuklu Mezarlığı olmadığının en büyük ispatı Selçuklunun kendisidir. Çünkü Selçuklunun başkenti olan Konya’daki mezar taşlarının Ahlât mezar taşlarıyla ortak bir benzerlik taşıdığına dair bilimsel bir kanıt bulunmamaktadır. Selçukluların geldiği Orta Asya’da ölen kişiyi temsilen ayak kısmı olmayan insan biçimli “daş baba” olarak tabir edilen insan heykellerin Ahlât mezar taşlarıyla geometrik ve motifal açıdan hiçbir benzerlik taşımadığı görülmektedir. Dolayısıyla Ahlât ve civarındaki mezar taşı geleneği Türk göçlerinin çok öncesine dayanmaktadır. Hakkâri Mir’lerinden İzzedin Mecli’nin 1335 tarihinde ölen kızı Halime Hatun için Westan’ (Gevaş) da, Ahlât’lı mezar ustası olan Esed Bin Havend El-Xelati’ye yaptırdığı kümbetin yapılış tarihi Selçuklunun yıkılışından 36 yıl sonrasına denk gelmesine rağmen, Türk tarihi tezlerinde Selçuklu eseri olarak geçmektedir. Bölge kültürünün birer yansıması olan lahit, kümbet, köprü, camii ve benzeri tarihi varlıkların tümünü Selçuklu mimari eserleri olarak nitelendirip bölgenin orjin tarihini tahrifata uğratmayı amaçlayan dayanaksız bu tür savlar, bilim etiğinin kabul edeceği bir yaklaşım değildir.

Mustafa BALBAL

KAYNAKÇA

1-Rahmi Tekin, Ahlat Tarih, İstanbul 2000. s.15.

2-Ksenophon-Anabasis- (s.111-132).

3-Diyarbakır Mervanileri, İslami Ortaçağda Bir Kürd Hanedanı-Thomas Ripper (s.118)-(Michael Psellos Cilt 2, s.339).

4-Wilbrand Von Oldenburg Seyahatnamesine Göre XIII. Yuzyılın Başlarında Çukurova. Yrd. Doç. Dr. Mehmet Ersan(makale).  Şeddadiler(951-1199) Ortaçağ’da Bir Kürd Hanedanı. Nevzat Keleş.

5-Müneccimbaşı Ahmed Bin Lütfüllah, Camiu’d-Düvvel; Selçuklular tarihi, Doç. Dr. Ali Öngül, Akademi kitatbevi İzmir 2001, c. 2, s. 217-226, (Murad Ciwan’ın makalesi: Ahlat’ı Yöneten Sökmenoğulları Kürt’müydü).

6-Robert H. Hewsen; Armenia- A Historical Atlas, s.129, (Murad Ciwan’ın makalesi: Ahlat’ı Yöneten Sökmenoğulları Kürt’müydü).

7-Şerefname Kürd Tarihi, s.276. Deng Yayınları, 3. Baskı, İstanbul.

8-Prof. Dr. Beyhan Karamağaralı’nın eseri olup, Kültür bakanlığınca yayınlanan “Ahlât Mezar Taşları”   s.197- 104-105-106.

9-Cansu Reisoğlu, “Ahlât Meydanlık Mezarlığı” adlı yüksek lisans tezi, sahife: 171-26-31. Yüksek Öğretim Kurulu Başkanlığı, tez merkezinde erişime açıktır.

10-Mustafa Oral’ın, “Ahlât Meydanlık Mezarlığı” adlı yüksek lisans tezi: s. 156. Yüksek Öğretim Kurulu Başkanlığı, tez merkezinde erişime açıktır.

 

Bu makale toplam: 12470 kişi tarafından görüldü.
Son Güncellenme:01:57:21