Ankara-Moskova-Washington ekseninde İdlib gerilimi

Suriye ordusunun, TSK'ya yönelik saldırılarının ardından İdlib'de var olan gerilim daha arttı. Uzmanlar Independent Türkçe'ye son gelişmeler ışığında Ankara-Moskova hattında yaşananları ve ABD'nin kriz ortamında atabileceği adımları yorumladı
12.02.2020, Çar - 10:12
Ankara-Moskova-Washington ekseninde İdlib gerilimi
Haberi Paylaş

2018'in eylül ayında Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Suriye'nin İdlib kentinde silahlardan arındırılmış bir bölgenin kurulması için el sıkışmıştı.

3 buçuk milyon insanı bulan olası göç dalgası ile olası sivil ölümlerinin önüne geçileceği umut ediliyordu.

Silahlı örgütler ile Suriye ordusu arasındaki hatta 15-20 kilometre genişliğinde bir alan oluşturulsa da, Soçi'de kâğıt üzerinde onaylanan o anlaşma havada kaldı.

1.jpg

Bir başka deyişle uzun süreli dengeler üzerine kurulduğu şeklinde yorumlanan mutabakat, bir nevi öteleme anlaşması kimliğine büründü.

Anlaşmanın sarsılmasında en önemli etkenlerden biri de Suriye ordusunun bölgedeki faaliyetlerini adım adım artırması oldu.

Rusya ve İran'ın desteğiyle ayakta kalan Beşar Esad'a göre Türkiye'nin sınırındaki İdlib kaos ve terörü sonlandırmanın anahtarıydı.

2011’den bu yana devam eden iç savaş sırasında hala ayakta durabilen Şam yönetimi için bu değişmedi.

İdlib, rejime karşı mücadele yürüten silahlı radikal dinci grupların elinde kalan son yer; kimilerine göre ise bir nevi muhaliflerin son kalesi hüviyetinde.

Sahada ve masada olup bitenler, bölgesel ve uluslararası aktörlerin de müdahil oluşuyla değişkenlik gösterse de bölgede istikrarlı olan tek şey savaşın ortasındaki sivillerin karşı karşıya kaldığı dram.

2.JPG

Suriye Müdahale Koordinatörlüğü’ne göre sadece son 4 günde (Duyuru 11 Şubat'ta yapıldı) 27 bin sivilin daha yerinden edildiği İdlib ile ilgili Kremlin sözcüsü Dmitriy Peskov, Ankara ile Moskova'nın kendi 'endişe paketleri' olduğu değerlendirmesi yapıyor.

Bugün hemen herkesin mutabık olduğu şey İdlib ile ilgili o endişelerin gün geçtikçe daha büyük bir gerilime dönüştüğü gerçeği.

Ve gerilimin içinde yer alan oyuncular sadece iki başkent ile sınırlı değil gibi görünüyor. 

Washington'ın da bölge ile ilgili atacağı adımlar olabilir. 

Dahası bölgedeki tabloya ABD dışında İsrail'in dâhil olacağını iddia edenler de var.

Suriye Dışişleri Bakanlığı'nın 6 Şubat'ta yaptığı "Türkiye, İsrail ile birlikte hareket ediyor" açıklaması o iddiaya bir örnek.

İsrail aynı tarihte Şam'a hava saldırısı düzenlemiş, eş zamanlı olarak Türk Silahlı Kuvvetleri unsurları sınırı geçmişti.

O iddialar tartışıladursun, bölge ile ilgili açık olan Türkiye-Rusya hattında gittikçe artan bir güvensizlik olduğu.

Moskova’ya göre bu güvensizliği besleyen unsurlardan biri 2019 başından bu yana bölgenin önemli bir bölümüne el koyan Heyet Tahrir el Şam (HTŞ).

Rusya, örgütün Suriye'yi El-Kaide'nin İslami bir emirlik haline getirme hedefini güttüğünü öne sürüyor.

İdlib'de HTŞ'ye bağlı en az 20 bin militanın bulunduğu biliniyor.

Ki; Rusya ile Suriye, İdlib'i bu örgütten arındırma saikiyle sahada.

Sahadaki adımlar bazen diplomaside de benzer bir karşılık bulabiliyor.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un "Türk meslektaşlarımız bölgede işbirliği yaptığı muhalifler ile HTŞ'li teröristleri birbirinden ayırma sözü verdi ama ne yazık ki bu teröristler İdlib'deki bölgede hüküm sürüyor" sözleri gibi.

3.jpg

İki başkent arasında ipler gerginleşirken, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun "İdlib ile ilgili adımları koordine etmesi için Jeffrey'i Ankara'ya yolladım. NATO müttefikimiz Türkiye'nin yanındayız" açıklaması da bir o kadar dikkat çekici.

Türk Askerlerine Saldırı

Türkiye'nin son dönemdeki en büyük rahatsızlık nedeni Suriye ordusunun Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarına yönelik düzenlediği saldırılar.

O saldırılarda resmi açıklamalara göre 1'i sivil 12'si asker 13 kişi hayatını kaybetti. 

Bu Soçi’deki İdlib mutabakatının anlamını resmen yitirdiğinin bir fotoğrafıymışçasına Ankara’nın önünde duruyor.

Erdoğan konuyla yaptığı ilk açıklamada bunun sonuçları olacağını, hayati rol oynayan askeri gözlem noktalarının yerlerinde kalacağını belirtmişti.

Aslında Suriye ordusunun varlığı geçen yıl bu zamanlardan bu yana Ankara'yı iyice öfkelendirmeye başlamıştı. 

Mayıs 2019'da kente düzenlenen kara operasyonu bu rahatsızlığın iyice yükselmesinin açık örneğiydi.

4 The Defense Post.jpg

22 Ekim 2019'da Suriye Devlet Başkanı Esad'ın İdlib’in güney kırsalındaki Hubeyt kasabasında kendi askerlerini ziyaret edip, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan "Toprağımızı çalan hırsız" diye bahsetmesi o rahatsızlığı iyice perçinledi.

TSK'nın ateşkes gözlem noktasının da içinde bulunduğu Han Şeyhun'da hâkimiyet kuran rejim güçleri daha sonra dört gözlem noktasını daha kuşatma altına aldı.

Ki; o gözlem noktaları Astana'da Türkiye-Rusya-İran arasında sağlanan anlaşma çerçevesinde kurulmuştu.

Son 9 aya bakıldığında ise İdlib'in dört büyük ilçesinde çok sayıda yerleşimin Esad'ın eline geçtiği görülüyor.

5.PNG

Buna Şam yönetimi için kritik öneme sahip iki yolun, yani M4 ile M5'in kesiştiği Serakib de dâhil. 

İdlib’deki muhalifler burayı Esad’dan geri almaya çalışıyor.

Son olarak ilçe merkezinin batısında Suriye ordusuna ait bir helikopter düşürüldü.

Türkiye Esad rejimin saldırılarının ardından “Bedelini ağır ödeyecekler” diyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan izleyeceği yol haritasını 12 Şubat Çarşamba günü açıklayacağını duyurdu.

AK Parti’den “Yeni bir tezkere gerektirecek bir durum yok” işareti verildi.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli "Türk milleti gerekirse Şam'a girmeyi planlamalı" derken asker kökenli yardımcısı Hidayet Vahapoğlu'nun "İdlib Türkiye'nin başına yeni bir bela açabilir" demesine engel olmadı.

CHP ise “Vekâlet savaşının maşası olmak istemiyoruz” çıkışı yapıyor.

İdlib'in Getirdiği Sorular ve Sorunlar

Dünden bugüne uzanan süreçte genel tabloyu bu şekilde özetlemek mümkün.

Elbette tüm bu gelişmelerin ışığında akıllara takılan birçok soru var. 

Örneğin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ilk saldırı sonrası sarf ettiği "Rejim şubat ayına dek çekilmeli" sözlerinin karşılığını bulmadığı noktada ne olacağı gibi.

Taftanaz üssüne yönelik son saldırının ardından Abdullah Ağar gibi güvenlik uzmanları bunun bir terörle mücadele operasyonu olduğunu söyleyip, konvansiyonel harp eşiği nitelemesi yapıyor.

Kimi uzmanlar ise Ankara'nın İdlib’den en az yarayla geriye çekilme formülünü arayacağını öne sürüyor.

Bir başka soru/n başından bu yana Putin'in onayı olmadan hareket etmemeye özen gösteren Esad'ın TSK unsurlarına yönelik saldırısının aslında Ankara-Moskova ilişkilerinde bir çıkmaza işaret ettiği ile alakalı.

Türk askerlerini Suriye ordusuna sızmış YPG'lilerin öldürdüğü gibi uçuk istihbari iddiaların dahi dillendirildiği bir ortamda, Rusya resmi haber ajansı TASS'ın Türkiye’nin İdlib’de El Nusra’yı desteklediği ile ilgili haberler yayınlaması dikkat çekti.

5.jpg

Baskın görüş Esad'ın Putin'siz iş tutamayacağı yönünde.

Suriye politikasının manevra alanı 23 kilometrekarelik bir alana sıkışmışken, Türkiye-ABD ilişkilerinin başka bir kritik dönemeçten geçip geçmediği de tartışma konusu.

Aslında sadece konuşulmak ile de kalmıyor mesele, basında da bazı yansımalarını görmek mümkün.

Avrupa ve ABD’nin Rusya karşısında ağırlığını koyması gerektiğini söyleyen Daily Sabah gazetesi yazarı Burhanettin Duran gibi.

Duran’a göre Erdoğan’ın önerdiği üzere AB ve ABD’nin devreye girmesi gerekiyor.

İstanbul Şehir Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nün eski üyesi, “Merkel elini çabuk tutmalı. İdlib’de Rusya’yı dengeleme yükünü sadece Ankara kaldıramaz. Denge çöktüğünde Avrupa da ciddi zarar görür” diyor.

Türkiye'nin Rusya heyetiyle yürüttüğü İdlib müzakereleri sonuç vermemişken, ABD Başkanı Donald Trump'ın Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey'nin Ankara ziyareti de dikkat çekiyor.

Kuşkusuz tüm bunlar yaşanırken Türkiye'nin gözlem noktaları etrafındaki askeri varlığını arttırması da mühim.

Bölgeye asker, zırhlı araç, tank ve top sevkiyatı yapılıyor.

Tüm bu hareketliliğin elzem olduğu düşüncesinin karşısında olanlar Türkiye’nin İdlib’in bazı grupların hâkimiyetinde kalması uğruna kayıp yaşadığını söylüyor.

Bu görüşe göre siyasi-ekonomik ve askeri anlamda daha ağır bir yükün Türkiye'nin omuzlarına binmesi de cabası.

ABD-Rusya Rekabetinin Suriye’deki İzdüşümü

Rusya ile Suriye konusunda Soçi ve Astana’da yapılan görüşmelerde mutabakata varıldığını anımsatan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Şu an itibarıyla maalesef Rusya Astana’ya da Soçi’ye de sadık değil” diyerek duyduğu rahatsızlığı dile getirmişti.

Aslında Soçi mutabakatına vurgu yapan sadece Türkiye değil.

Kremlin Sözcüsü Peskov'un da 11 Şubat'ta “Soçi mutabakatının uygulanması gerekir” yönündeki çağrısı son gelişmelerin ardından kimi analistlere göre tuhaf bulundu.

Tuhaf olmayan ise ABD ve Rusya arasındaki rekabet.

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Emeritus Profesör İlter Turan, Washington ile Moskova’nın Ortadoğu’daki çekişmesini Türkiye üzerinden yürütmeye çalıştıkları kanaatinde.

6.jpg

ABD’nin Türkiye’nin Suriye politikasına açık destek verdiği, Washington yönetiminin Ankara’ya paralel ateşkes çağrısı yaptığı bir dönemde Trump’ın kriz ortamından kendine pay çıkarmaya çalıştığı yönünde görüşler var.

Turan’a göre ise ABD’nin Türkiye'nin Suriye politikasını bütünüyle desteklediğini söylemek namümkün: 

Aslında Türkiye'nin baş düşman ilan ettiği YPG ile Fırat Nehri'nin doğusunda ABD çok yakın işbirliği içinde. Bu işbirliğini zayıflatacağına ilişkin bir emare de yok. Fırat'ın batısında ise Rusya Esad rejimiyle işbirliğini sıkı tutmakta, bundan vazgeçecek gibi gözükmemekte.

Rusya ile ilgili bir başka görüş bildiren isim gazeteci Pierre Haski.

Fransa merkezli France Inter radyosuna son dönemdeki gerginliği yorumlayan Haski, gerilimin artmasını engelleyebilecek tek kişinin Vladimir Putin olduğunu düşünüyor.

Haski, Rusya Devlet Başkanı’nın bölgesel aktörler ve dünyanın geri kalanınca her zaman anlaşılamayan, karmaşık bir oyun oynadığını ama bir yandan da Suriye ordusunun bombardımanını durdurmaya çağırabilecek tek kişi olduğunu söylüyor.

Polanya gazetesi Gazeta Wyborcza’ya yazan Dawid Warszvwski ise 6 Şubat tarihli makalesinde “Ankara Esad’ın İdlib’den zaferle çıkacağını kabullendi” diyor.

“Jeffrey’in Gelişine Çok Anlam Yüklenmemeli”

“Anayasal düzeyde savunma ve güvenlik yapılanması” ile “Türkiye ve Ortadoğu” kitaplarının yazarı, Asya Çalışmaları Merkezi Direktörü Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, “ABD’nin İdlib konusundaki yaklaşımlarını kaç kişi samimi buluyor?” diye soruyor.

7.jpg

Trump’ın özel temsilcisi James Jeffrey’in öne çektiği Ankara ziyareti ile ilgili “ABD Başkanı’nın özel temsilcinin Türkiye'ye gelişine dünden çok farklı bir anlam yüklemek mümkün değil” tespiti yapıyor Öztürk.

Peşi sıra son günlerde dillendirilen bir iddiayı anımsatıyor.

O iddia çatı yapısını Türkiye'nin terör örgütü olarak kabul ettiği YPG'nin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri ile ilgili:

Suriye Demokratik Güçleri'nin (DSG) siyasi kanadının eş başkanı geçen haftaki şehit haberinden sonra Hmeymim üssünde Rus heyeti ile görüştüğü, ardından Şam'a gidip burada Şam istihbaratı ile bir araya geldiği iddia ediliyor. Eğer PYD'nin Moskova'da ofis açması, Suriye'deki Rus generallerin tıpkı ABD'li generaller gibi YPG'liler ile görüştüğünü hatırlarsak Suriye'de ABD'nin Suriye Kürtlerine yönelik izlediği politika ile Rusya'nın izlediği politikanın örtüştüğünü görüyoruz. Irak'ta peşmerge bugün hangi noktadaysa Suriye'de de Kürtlerin ve SDG'nin aynı noktaya taşınmak istendiğini görmek gerek. Rusya bu konuda ABD'nin yanında.  

Öztürk’ün sözlerini ABD'nin Suriye’nin doğusunda PYD ile petrol bölgesinden çıkmak istemediği şeklinde okumak pekala mümkün.

Bahçeşehir Kıbrıs Üniversitesi Akdeniz Güvenliği Merkezi (CEMES) Başkanı Prof. Dr. Nurşin Ateşoğlu da “ABD’nin İdlib ile ilgili bir derdi yok” diyor.

8.jpg

O da Öztürk gibi PYD vurgusu yapıyor:

ABD’nin derdi hem Rusya'yı hem İran'ı dengelemek ve durdurmak. 
Dolayısıyla bu bağlamda Türkiye'nin kilit bir konumu var. 
Rusya'nın 2015'te sahaya girmesi sonrası Washington'ın etkisi arttı. 
ABD'nin tek isteği Suriye'de İsrail adına bir tampon alan ya da devletçik oluşturmak. 
PKK-PYD terör devletinden söz ediyorum.
Şimdi ise Rusya'nın bu alanda genişlemesini istemiyor.

Yine de ABD Suriye Özel Temsilcisi Jeffrey'nin Ankara'daki yoğun diplomasi trafiğine girişmeden önce "Bugün İdlib'de bizim müttefikimiz Türkiye'nin askerleri, tehditle karşı karşıya ve bu tehdit, Rusya ve Esad hükümetinden geliyor"  yönündeki sözleri kriz ortamında Beyaz Saray'ın yaşananları ele alış şekline dair bazı ipuçları veriyor.

Ankara-Moskova Hattında Zor Dönem

Uluslararası ilişkiler uzmanlarının hemfikir olduğu İdlib’deki son gelişmeler sonrası Ankara-Moskova hattında zor bir dönemden geçildiği.

İlter Turan, “Türkiye’nin tercihlerine hiç yer vermeyen bir vaziyet alınırsa gerçekten Türk-Rus ilişkileri sarsıntıya girecektir” yorumu yapıyor.

9.jpg

Karşılıklı bağımlılığın fazlaca olduğu, tamamen bir kopma meydana gelmeyeceği notunu ekleyen Turan, işler iyice sarpa sarar ise Türkiye’nin uğruna Amerikan yaptırımlarını bile göze aldığı S-400 hava savunma sistemlerini ekarte edebileceği şerhini de düşüyor.

Prof. Dr. Nurşin Ateşoğlu da iki taraf için zor bir dönem olduğu vurgusu yapıyor, Ortadoğu’daki ittifakları 'esnek' birlikteliklere benzetiyor:

Suriye özelinde Rusya ve Türkiye'nin süregelen ilişkilerinin zarar gördüğü ortada. Zaten Ortadoğu'da uzun süredir hep vekâlet savaşları süregeliyor, şu anda rejimin arkasındaki vekiller iki ülke. Hava desteğini veren Rusya ve kara desteği veren İran.  Ortadoğu genelinde Suriye özelinde var olan ortaklıklar her an değişmeye muktedir.  Yani ittifaklar esnek birliktelikler.  Rusya-Türkiye ilişkileri bir testten geçiyor. Bu kırılganlık uzun süreli mi olacak göreceğiz. Ama iki taraflı kayıp söz konusu olabilir. 

Ateşoğlu’na göre Rusya’nın bu süreçte Türkiye’yi kaybetmesi aleyhine.

Zira Suriye dışındaki alanlarda da çok önemli çıkarlar söz konusu, ortada stratejik kazanımlar var.

Nurşin Ateşoğlu buradan hareketle “Bu dönemde NATO'nun önemli bir üyesini yanında tutmayı ve ticari-ekonomik-askeri-siyasi alanlarda Türkiye ile işbirliği yapmayı Moskova'nın çok ciddi değerlendirmesi gerekiyor. Bana göre Rusya şu an bir taktik hata içerisinde, umuyorum pozisyonunu değiştirir. Pozisyon değişikliği de Esad rejiminin çatışmacı tutumunu engellemekten geçer” diyor. 

İstanbul Kültür Üniversitesi Global Politik Trendler Araştırma Merkezi Direktörü Prof. Dr. Mensur Akgün de Rusya’nın Türkiye’nin meşru çıkarlarını anlaması gerektiğini söylüyor.

10.jpg

Sorunun yönetilemeyecek boyuta geldiğini ifade eden Akgün, “Bu artık Cenevre'de mi çözülür, Astana'da mı çözülür bunu bir şekilde çözüme kavuşturmak gerekiyor” tespiti yapıyor. 

Bunu söylerken Türkiye’nin son dönemde Ukrayna ve Gürcistan temaslarını anımsatmayı da ihmal etmiyor:

Cumhurbaşkanı Ukrayna'ya gittiği zaman Kırım'a ilişkin açıklamaları oldu.
Ukrayna'ya yönelik hem bir hibe söz konusu hem Ankara Kiev'e alamayacağı kadar modern silahlar satarak da yardımda bulunuyor. 
Aşağı yukarı eş zamanlı olarak Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun Gürcistan'ın NATO üyeliğine istinaden açıklaması oldu. 
Gürcistan dışişleri bakanı sosyal medyadan teşekkürlerini belirten bir açıklama yaptı. 
Ankara ile Moskova’nın zıtlık durumu Libya bakımından da geçerli.
Yani Ankara ile Moskova bu konuda da aynı yerde durmuyor ama burada önemli olan dostluk/düşmanlık dengesinin belli bir yerde sabit tutmaya çalışmak. 

Türkiye’nin İdlib Stratejisi İçin Kim Ne Diyor?

Kimine göre doğru kimine göre yanlış bir yol izliyor Türkiye.

Yanlış bulanlardan biri Asya Çalışmaları Merkezi Direktörü Öztürk.

11.jpg

Öztürk, kriz yönetimi ve stratejinin genel kaidelerine işaret ediyor:

Türkiye'nin İdlib stratejisini, kriz yönetimi ve stratejinin genel kuralları açısından doğru bulmuyorum. Strateji güçlü aktör ile zayıf aktörün karşı karşıya kaldığı noktada zayıf aktörün askeri gücünü öne çıkarmamasını gerektirir. Peki, Türkiye Suriye'de sadece rejim kuvvetleri ile mi karşı karşıya? İşte bu da bir başka soru. Eğer Ankara sadece rejim kuvvetleri ile karşı karşıya olduğunu düşünüyorsa o zaman başımızı kuma gömmüş gibi oluruz.  

ABD’nin bölgedeki varlığı hakkında Öztürk ile benzer düşüncelere sahip olan Ateşoğlu konu hükümetin İdlib ile ilgili izlediği politikalar olunca ayrı fikirde.

12.jpg

“Türkiye’nin İdlib’de hiçbir hatası olmadığını düşünüyorum” diyen akademisyen, “Bir mutabakat sonucu oraya gittik” deyip anlaşmanın ihlalinden dem vuruyor:

Bir anlaşma vardı. Çatışmasızlık bölgesi altı taneydi. Bunu ihlal eden zaman zaman İran ve çoğunlukla rejim yüzünden bu noktaya gelindi. İdlib son kale.  Burada sadece ÖSO yok. Türk ve Rus gözlem noktaları yok. Üç kere göç etmiş, daha başka yere gidecek hali kalmamış Suriye halkı var.  Rejimin istediği Türkiye'yi buradan çıkarmak, Türkiye de buna direniyor. Daha fazla göçü kaldırması mümkün değil Türkiye'nin.  Türkiye'nin bekasına yönelik bir sınır güvenliği meselesi de var. Suriye rejimine yönelik savaş mahiyetinde bir karar almadık. İhlal edilen alanların geri alınması ve Soçi'de verilen kararları geri döndürmeye çalışıyoruz. 

HTŞ Türkiye Topraklarına Geçer Mi?

İdlib, 2011’de Özgür Suriye Ordusu’nun kontrolüne geçmiş, 2015’te El Kaide bağlantılı El Nusra Cephesi’nin kontrolüne girmişti.

2019 başından bu yana bölgenin önemli bir bölümüne Heyet Tahrir el Şam (HTŞ) el koydu.

Bölgenin sınıra yakın bölümlerinde ise Suriye Milli Ordusu bulunuyor.

Türkiye’nin gözlem noktalarının Suriye ordusu tarafından kuşatılması sonrası Rusların Esad güçleri ile bahsi geçen noktalar arasında tampon bölge oluşturmasını Moskava'nın iki ordu arasında çatışma istemediği şeklinde yorumlayanlar var.

Yoruma açık bir başka husus ise HTŞ’nin Türkiye sınırına doğru ötelenmesi ihtimali.

13 The Long War Journal.jpg

Kimi analistler radikal dinci örgüt HTŞ’nin TSK kontrolündeki Afrin-Azez-Cerablus hattına aktarılacağını, bir kısmının da Türkiye topraklarına geçeceğini iddia ediyor.

Tek öngörü bu değil elbette.

Esad ve Putin’in operasyon gerekçesi olarak sunduğu HTŞ’nin kendini feshedeceği, bunun ilk adımının Feylak el Şam örgütüne geçişinin sağlanması, ikinci adımın ise HTŞ bünyesindeki tüm yabancı militanların Suriye’den çıkarılması olduğu yönünde doğruluğu henüz teyit edilmemiş haberler var.

Prof. Nurşin Ateşoğlu “Bu iddia doğruysa durum değişir” diyor; örgütün Türkiye topraklarına geçme olasılığı ile ilgili değerlendirmeler için ise şunları söylüyor:

O noktaya gelmemesi için elden gelen yapılacaktır.  HTŞ'nin kendini tasfiye ettiği iddia ediliyor. Eğer bu iddia doğruysa durum değişiyor. Çünkü rejim ne diyor?  Ben terörle mücadele için bunu yapıyorum. O zaman Suriye'nin yaptıklarının meşruiyeti ve bir anlamı kalmıyor. Diplomasiyi son ana kadar kullanmak lazım. Uluslararası hukuku gözeterek yürütmek ve bu işi ateşkes konumunu getirmek lazım. 

Emeritus Prof. Turan ise böyle bir ihtimalin gerçekleşmesinin beraberinde çok ciddi sorunlar doğurabileceği kanaatinde:

İfade edilen odur ki; bu güçler Suriye Milli Ordusu'na iltihak ederek Esad güçlerine karşı savaşıyordu, Türkiye de bunu hoş görüyordu. Türkiye'nin bu ilişkiyi nasıl yöneteceğine karar vermesi lazım.  Çünkü bu gruplar İdlib'den çekilip Türkiye'ye gelecek olurlarsa Türkiye için çok ciddi sorun oluşturacaklardır. Türkiye'nin izlediği politikayı çok ciddi bir şekilde değerlendirerek kendi iç barışını da sarsmayacak bir yol bulması lazım. Bu yol da bu cihatçıların Türkiye'ye gelmesini cesaretlendirmekten geçmemektedir. 

12 Şubat 2020, İdlib ile ilgili diplomatik gelişmelerin yaşanacağı bir başka gün olarak kayıtlara geçecek.

ABD Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, Türkiye’de.

“Bedelini çok ağır ödeyecekler” diyen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan atacağı adımları açıklayacak.

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, NATO Savunma Bakanları toplantısına gidip mevkidaşları ile görüşecek.

Ve kuşkusuz bir yandan da gözler Ankara-Moskova hattında olacak.

Independent Türkçe
Bu haber toplam: 6482 kişi tarafından görüldü.
Son Güncellenme:14:18:26